Bu Köşede daha önce 1. bölümünü yayınladığım "Yaşanmış Olaylar" yazı dizisinin ikincisini yayınlıyorum.Bilesiniz ki; bu yazıyı yayınlamak bana fazlasıyla gurur vermektedir.Meseleye şu gözle bakmak icap eder; Eğer anlatılmak istenen konu ve olay daha önce birileri tarafından ziyadesiyle anlatılmış ise gayrı söze ne hacet!
Değerli Kamugazetesi dostları, içinde bulunduğumuz "Uzun ince bir yolda" nice yaşanmış olay ve menkıbelerle bize ışık tutmuş olan ulu atalarımıza bu köşeden mekanları cennet olsun der onları bir kez daha ulviyetle anma ihtiyacı duymaktayım.
Anlatılması gereken o kadar olaylar ve ibret alınması gereken menkıbeler, kerametler ve mucizeler var ki; bunları bu küçücük köşelere sığdırmak nâ mümkün olsa gerek.
Ben deniz ulu cihanda zerre kadar vasfa ve ize sahip olmayan günahkâr kul, şanlı atalarımızın, yolbaşçılarımızın, ulu kocalarımızın ve aksakallılarımızın bizlere bıraktığı yüce tarihimizden kalan derin izleri, sizlere aktarma yolunda büyük heyecan duymaktadır.
Bu bölümde sizlere Yavuz Selim Han'dan, II.Murad ve Fatih Sultan Mehmet'ten, Osman Gazi ve Orhan Gazi'den ve Kanuni Sultan Süleyman'dan bahsedeceğim...
"Yavuz'un Zerafeti"
Yavuz Sultan Selim Han döneminde, İran hükümdarı Şah İsmail, kıymetli mücevherler ile dolu bir hediye sandığı gönderiyor, hünkâra. Sandık açılır. İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkar. Fakat, sandık açılır açılmaz, etrafa pek fena bir koku yayılır. Önce, hiç kimse bir anlam veremez, nadide mücevherler ile dolu sandıktaki bu fena kokuya. Sonra, mesele anlaşılır. Sandığın dibine insan dışkısı doldurulmuş. Yani, Şah İsmail, aklı sıra, cihan padişahına hakaret ediyor! Cihan padişahı emir verir, "Herkes düşünsün, bu edepsizliğe, Osmanlı'nın şanına yakışacak şekilde bir mukabelede bulunmalıyız.“ ve çözümü yine kendisi bulur. Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatılır. Sandığın içine, o zamanın en nefis gül kokulu lokumlarından hazırlanmış bir kutu yerleştirilir. Kutunun altına da, bir satırlık yazıdan ibaret pusula (not) iliştirilir. Hediye sandığı, itina ile süslendikten sonra, Şah İsmail'e gönderilir. Sandık, Şah'ın huzurunda açılır. Sandık açılır açılmaz, etrafa mis gibi gül kokusu yayılır. Mücevher vs. gibi hediyeler takdim edildikten sonra, Osmanlı Elçisi Şah’ın tedirgin olmaması için, önce kendisi tatmak kaydıyla büyük bir saygı ve nezaketle, Şah İsmil'e lokumdan ikram eder. Bilâhare, görevliler, huzurda bulunanlara teker teker ikram etmeye başlarlar, lokumdan. Şah, bütün bu olup bitenlere bir anlam veremez. Osmanlı Elçisi, Şah'ın şaşkınlığını gidermek için, lokum kutusunun altına iliştirilmiş mütevazı pusulayı uzatır. Pusulayı okuyan Şah'ın yüzünde, bu sefer, şaşkınlığın yerini büyük bir utanç ifâdesi alır: "İsmail, herkes yediğinden ikram eder."
"Sana Emrediyorum"
İkinci Murad Han, saltanatı daha 12 yaşında olan oğlu İkinci Mehmed'e (Fatih Sultan Mehmed) bırakarak, Manisa'ya inzivaya çekildi ve ibadetle meşgul olmaya başladı. Bu durumdan faydalanmak isteyen yeni bir Haçlı ordusu 1444 Eylül'ünde Türk topraklarına girdi. Vaziyetin ciddiyetini anlayan Sultan Mehmed, babasına yazdığı mektupla tekrar ordunun başına geçmesini istedi. Ancak İkinci Murad Han, oğluna saltanatın sahibinin kendisi olduğunu bildirerek, yeniden ordunun başına geçmeyi reddetti. Bunun üzerine İkinci Mehmed Han babasına ferman gönderdi.
"Eğer padişah sen isen, devletimizi müdafaa etmek için gelin ve eğer padişah ben isem, sana emrediyorum, derhal ordumuzun başına geçin ve emrime itaat edin."
Bu fermandan sonra İkinci Murad Han, İstanbul Boğazı'ndan Avrupa'ya geçerek Edirne'ye geldi. Derhal idareyi alarak Varna'ya hareket etti ve Haçlı ordusunu bozguna uğrattı.
"Osman Gazi'nin Mirası"
Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu Osman Bey vefat edip Bursa'da defnedildikten sonra devlet büyükleri, oğulları ve Edebali'nin oğlu da söylenen Ahi Hasan isimli mübarek zat toplanıp mirası hesapladılar.
Koca Osman Bey'den geriye birkaç at, bir kat elbise, bir çift çizme, eyer takımı, tuzluk, kaşıklık ve yüz kadar koyunla birkaç çift de öküz kalmıştı. Osman Bey'in hiç parası yoktu. Orhan Bey'in ağabeyi olan Alaaddin Paşa. "Atlar hükümdara kalır, koyunlar devlet malı olur; geride bir şey yok ki paylaşalım!" diyerek işi kolayca çözüme kavuşturuverdi.
Bu miras paylaşımını bir de ünlü Osmanlı Tarihçisi Âşık Paşa'dan dinleyelim:
"Babası ölünce Orhan Gazi, kardeşi Alaaddin'le bir araya geldi. İşin gereği ne ise gördüler. O zamanın mübarek zatlarından Ahi Hasan'ın Bursa hisarında bulunan ve saraya yakın olan tekkesinde zamanın büyükleriyle birlikte toplandılar. Osman'ın malı olup olmadığını sordular. Baktılar ki, yalnızca fethedilmiş ülkeler var, Akçe ve altın mevcut değil. Osman Gazi'nin yenice bir elbisesi, atın yanına asılan bir torbası, tuzluğu, kaşıklığı, çizmesi, iyice birkaç at, birkaç sürü koyunu, birkaç çift de öküzü vardı. Başka bir şeyi yoktu.
Orhan Gazi Ağabeyine sordu:
-Sen ne dersin?
- Kardaş! Padişaha iş görmek için at gerektir. Koyunlar da Padişah şöleninin gerektirdiği şeydir. Bölüşecek başka neyimiz var ki bölüşelim?
- Öyle ise gel, sen Padişah ol!
- Kardaş! Babamızın duası ve himmeti seninledür. Anın için ki, kendi zamanında askeri senin yanına vermişti. Şimdi Padişahlık dahi senin hakkındır!
Alaaddin Paşa yanındakilere bakmış idi ki, zamanın büyükleri de söyledikleri de söylediklerini uygun buldular. Alaaddin Paşa yalnızca küçük bir köy diledi, Orhan da istediği köyü verdi."
"Biz Seni Uyanık Bilirdik..."
İstanbul’da kenar semtlerden birinde oturan yaşlı bir kadın, padişahın huzuruna çıkmak istediğini saraydaki görevlilere bildirmiş. Bunun üzerine sultanın karşısına çıkarılmıştı. Yaşlı kadın :
Evinin soyulduğunu ve bu olaydan padişahın sorumlu olduğunu söyleyerek, şikayette bulunur. Bunun üzerine hiddetlenen Kanuni: "Bana bak kadın, sen niçin bu kadar derin uyku uyudun da evinin soyulduğunu duymadın?" deyince, yaşlı kadın: "Padişahım! Kusura bakma, biz seni uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk." der. Bu cevap üzerine Kanuni utanarak: "Haklısınız" diyerek, kadının çalınan mallarının bedelini kendi malından öder.